9. SİGORTACININ HALEFİYETİ ve ÜRETİCİNİN HUKUKÎ SORUMLULUĞU

• Sigortacının Halefiyeti • Üreticinin Hukukî Sorumluluğu • Haksız Fiil Sorumluluğu • Salt Ekonomik Zarar • Borç İlişkisinin Nispiliği İlkesi • Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un Kapsamına Giren İşlemler • Ticari İş • Pasif Husumet Ehliyeti

HUKUKÎ MÜTALAA*

A. GİRİŞ
1. İstanbul Barosu mensubu Sayın Av. E. M., tarafıma müracaat ederek müvekkilleri X. Transportation LLC ile Y. Sigorta Şirketi arasında İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesi nezdinde E: 2017 / 727 sayılı dosya üzerinden görülmekte olan bir hukukî uyuşmazlık bulunduğunu dile getirmiş ve bu uyuşmazlık hakkında yazılı olarak bir hukukî mütalaa hazırlamamı talep etmiştir.

2. Sayın Av. E. M. şahsıma müracaatında söz konusu uyuşmazlıkla ilgili dava dosyasının bir örneğini tarafıma tevdi etmiştir. Dosya içindeki tüm belgeler tamamen objektif bir bakış açısıyla incelenmiş ve aşağıdaki bilimsel değerlendirmelere gidilmiştir.

 

B. İDDİA ve SAVUNMANIN ÖZETİ

 I. Davacının Dava Dilekçesindeki İddialarının Özeti

3. Davacı Y. Sigorta Şirketi (sigorta şirketi) vekili, 11.08.2017 tarihli dava dilekçesinde özetle, ihbar olunan S. Denizcilik Tersanecilik Turizm San. Tic. AŞ (alıcı) ile davalı G. Denizcilik Hizmetleri Ltd. Şti. (satıcı) arasında akdedilen satım sözleşmesi uyarınca satıcı tarafından alıcıya satılan makinede paslanma hasarı oluştuğunu, yapılan bilirkişi incelemesi neticesinde makinenin hatalı imal edildiğinin ve ayıplı olduğunun anlaşıldığını, dava konusu makinenin davalı X. Transportation LLC (üretici) tarafından test edilmek üzere Danimarka’ya götürüldüğünü, bu testlerin hata ve ayıbın bulunma olasılığının en yüksek olduğu yağlama kuleleri sökülerek yapıldığını, üretici tarafça yapılan inceleme neticesinde makinede bir üretim hatası bulunmadığının tahmin edildiği yönünde sonuca varıldığını, alıcı ile yapılan en son görüşmede makinenin Danimarka’da bağımsız bir serviste bulunduğunu ve üreticinin makinenin hurdasını almaktan vazgeçtiğini, makine ayıplı değilse makine hurdasını taahhüt ettiği gibi 146.250,00 ABD Doları bedelle çoktan satın almış olmasının hayatın doğal akışının gereği olduğunu, alıcı ile satıcı arasında akdedilen satım sözleşmesine göre garanti süresinin motor işletmeye alındıktan sonra 27 ay ve tersaneye tesliminden itibaren 32 ay olduğunu, mevcut sözleşmenin garanti hükümleri kapsamında üreticinin ve satıcının meydana gelen zarardan sorumlu olduğunu, sigorta şirketi ile alıcı arasındaki sigorta poliçesi çerçevesinde sigorta şirketi tarafından alıcıya 1.125.996 ABD Doları bedel ödendiğini, sigorta şirketinin alıcıya ödeme yapıp ibraname ve temlikname alarak, TTK m. 1472 gereği hem halef hem temlik alan sıfatıyla davacı sıfatına ve taraf ehliyetine sahip olduğunu, sigorta şirketinin satıcıya gönderdiği ihtarname ile ödeme talep ettiğini ancak dava tarihine kadar kendisine hiçbir ödeme yapılmadığını, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 219., 231. ve 125. maddeleri gereğince üretici ile satıcının ayıplı maldan doğan zarardan dolayı müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğunu iddia etmiştir.

4. Davacı vekili yukarıdaki iddialarına dayalı olarak, 1.125.996,00 ABD Doları tazminatın, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile ödeme tarihi olan 25.01.2017 tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi, vekâlet ücreti, faiz ve ferileri ile davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.


II. Davalının Cevap Dilekçesindeki İddialarının Özeti

5. Davalılardan X. Transportation LLC (üretici) vekili, 21.06.2018 tarihli cevap dilekçesinde özetle, müvekkilleri olan üreticinin görülen davada taraf sıfatının (husumet ehliyeti) olmadığını, üretici ile satıcı arasında 22.12.2014 tarihli bir satım sözleşmesi akdedildiğini, alıcının bu sözleşmenin tarafı olmadığını, alıcı ile satıcı arasında ayrıca bir satım sözleşmesinin akdedildiğini ve üreticinin bu sözleşmeye taraf olmadığını, sigorta şirketinin iş bu dava ile ileri sürdüğü talebinin alıcı ile satıcı arasındaki satım sözleşmesine dayandığını, Borçlar Hukukundaki nispilik ilkesi gereğince sigorta şirketinin ya da selefi alıcının muhatabının satıcı olduğunu, müteselsil sorumluluktan bahsedilebilmesi için ancak açık bir taahhüdün veya kanunda özel bir düzenlemenin olması gerektiğini, üreticinin böyle bir taahhüdünün olmadığını, üreticinin sorumlu olmasını gerektirecek herhangi bir hukukî düzenlemenin de bulunmadığını, davacı sigorta şirketi vekilinin, üreticinin ve satıcının müşterek ve müteselsilen sorumlu olduğu yönündeki iddiasını Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a dayandırdığını, zira davacı vekilinin dava dilekçesinde Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a atıf yaptığını, ancak tüketici sıfatları bulunmayan tacirlerin taraf olduğu sözleşme ilişkilerine dayalı uyuşmazlıklarda Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümlerinin uygulama alanı bulmasının kesinlikle mümkün olmadığını, zira alıcının ve satıcının tüzel kişiliği haiz ticaret şirketi olduğunu, alıcı ile satıcı arasındaki sözleşmenin ticari bir sözleşme olduğunu, tamamı tacir olan taraflar arasında akdedilen ticari sözleşmenin tüketici işlemi olarak dikkate alınmasının ve TKHK’nın uygulanmasının mümkün olmadığını, davacı vekilinin dava dilekçesinde dayandığı TBK m. 219, 231 ve 125 hükümlerinin taraflar arasında bir sözleşme ilişkisi bulunduğu hâllerde uygulama alanı bulan hükümler olduğunu, mevcut durumda ise üretici ile sigorta şirketi ya da selefi olan alıcı arasında herhangi bir sözleşme ilişkisinin bulunmadığını, kabul anlamına gelmemek kaydıyla bir an için TBK m. 219 vd. hükmüne dayalı olarak bir talep ileri sürülebileceği düşünülse dahi sigorta şirketi ya da selefi olan alıcı tarafından anılan hükümde sayılan seçimlik haklardan hiçbirinin kullanılmadığını, sigorta şirketinin selefi olan alıcının muayene ve ihbar külfetini yerine getirmemiş olduğunu ve eseri kabul etmiş sayıldığını, dolayısıyla iş bu davada ayıp iddiasına dayalı tazminat taleplerinin kabul edilmesinin mümkün olmadığını, makinede meydana geldiği iddia edilen hasar ile ilgili olarak alıcı tarafından üreticiye yapılan herhangi bir bildirimin bulunmadığını, hasarın üreticiye satıcı tarafından 05.09.2016 tarihinde bildirildiğini, hasarın bildirilmesinden sonra üreticinin teknik uzmanları tarafından hasarın neden kaynaklandığına yönelik testler yapıldığını, daha sonra üretici tarafından, makineye su dolaşımı basınç testi uygulanmasının önerildiğini, bu testin de Danimarka’da yapılmasının önerildiğini zira Danimarka’daki tesisin gerekli tüm ekipmanlara sahip olduğunu, Türkiye’de bu testi yapabilecek yeterli ekipmana sahip tesisin bulunmadığını, Danimarka’da yapılan testler ile ilgili belgelerin testler sırasında hazır bulunan üretici, alıcı ve satıcı yetkilileri ile sigorta şirketinin eksper olarak görevlendirdiği yetkili ve dava dışı … şirketi yetkilisi tarafından imzalandığını, bu testler kapsamında daha sonra rapor hazırlanıp alıcıya iletildiğini, bu raporda açıkça makinede herhangi bir ayıbın bulunmadığını, makinedeki paslanmanın dış etkenler neticesinde oluştuğunun tespit edildiğini, yapılan ilave testler neticesinde de makinenin ayıplı olduğuna dair hiçbir bulguya rastlanmadığını, bu test sonuçlarını içerir belgenin üretici, alıcı ve dava dışı … şirketi yetkililerince imzalandığını, sigorta şirketi tarafından görevlendirilen … Eksperlik Hizmetleri’nin 12.12.2016 tarihinde bir Eksper Raporu hazırladığını, bu raporun üretici ile paylaşılmadığını, raporun davacı sigorta şirketi tarafından dava dosyasına ibraz edildiğini, bu raporun da makinede üretimden kaynaklanan herhangi bir ayıp bulunmadığını tevsik eder nitelikte olduğunu, dava dilekçesindeki iddiaların aksine söz konusu makinenin üretici tarafından satın alındığını, üreticinin ticari unvanı ve adresinin dava dilekçesinde yanlış belirtildiğini, üreticinin Türkiye’de yerleşim yeri ya da mutad meskeninin bulunmadığını, bir an için üreticinin taraf sıfatının (husumet ehliyeti) kabulü hâlinde de İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin bu davaya bakmakta görev ve yetkisinin bulunmadığını iddia etmiştir.

6. Davalı vekili, yukarıdaki iddialarına dayalı olarak, üreticinin pasif dava ehliyetinin bulunmaması, mahkemenin görevsiz ve yetkisiz olması, dava konusu taleplerin haksız olması nedeniyle davanın reddini talep etmiştir.


III. Davacının Cevaba Cevap Dilekçesindeki İddialarının Özeti

7. Davacı vekili, 03.09.2018 tarihli cevaba cevap dilekçesinde özetle, üreticinin sorumluluğunun TBK m. 49, 227 ve 229 hükümleri çerçevesinde haksız fiil temeline dayalı bir kusursuz sorumsuzluk olduğunu, ürünün hatalı ve ayıplı olmadığının ispat yükünün üreticiye ve imalatçıya yüklendiğini, makinenin Danimarka’ya götürülmesinin aslında Danimarka’ya kaçırılması anlamına geldiğini, gemi motoru üzerinde mahkeme tespiti yapıldığını, mahkeme tespiti yapılmışken ayıbın ihbar edilmediği şeklindeki savunmaların kabulünün mümkün olmadığını, üreticinin ve satıcının, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 11. maddesi ve Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi gereği müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğunu, üretici şirketin hukukî sorumluluktan kurtulmak adına ticari unvanını gizlediğini, üretici şirketin bir çok alt şirketi içeren holding vasfında bir şirket olduğunu, davalıların birinin üretici diğerinin distribütör ve satıcı olarak müşterek ve müteselsilen ayıplı imalat yaptıkları için ve garanti hükümleri çerçevesinde meydana gelen hasardan sorumlu olduklarını iddia etmiştir.

8. Davacı vekili, yukarıdaki iddialarına dayalı olarak, üreticinin sorumluluğunun hukukumuzda kusursuz bir sorumluluk hâli olduğunu, bu nedenle davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.

 

C. İNCELENMESİ GEREKEN HUKUKÎ SORUNLAR

9. Taraflar arasındaki uyuşmazlıkta davacı sigorta şirketi esasen, satıcı tarafından alıcıya satılan makinede paslanma hasarı oluştuğunu, yapılan bilirkişi incelemesi neticesinde makinenin hatalı imal edildiğinin ve ayıplı olduğunun anlaşıldığını, sigorta şirketinin alıcıya yaptığı ödeme nedeniyle alıcının haklarına halef olduğunu, makinenin hatalı imal edildiği gerekçesiyle üreticinin ve satıcının müteselsilen sorumlu olduğunu iddia etmiştir. Davalılardan üretici ise görülen davada taraf sıfatının (husumet ehliyeti) bulunmadığını, üretici ile satıcı arasında 22.12.2014 tarihli bir satım sözleşmesi akdedildiğini, alıcının bu sözleşmenin tarafı olmadığını, alıcı ile satıcı arasında ayrıca bir satım sözleşmesinin akdedildiğini ve üreticinin bu sözleşmeye taraf olmadığını, sigorta şirketinin işbu dava ile ileri sürdüğü talebinin alıcı ile satıcı arasındaki satım sözleşmesine dayandığını, Borçlar Hukukundaki nispilik ilkesi gereğince sigorta şirketinin ya da selefi alıcının muhatabının satıcı olduğunu, müteselsil sorumluluktan bahsedilebilmesi için ancak açık bir taahhüdün veya kanunda özel bir düzenlemenin bulunması gerektiğini, üreticinin böyle bir taahhüdünün söz konusu olmadığını, üreticinin sorumlu olmasını gerektirecek herhangi bir hukukî düzenlemenin de bulunmadığını iddia etmiştir. O hâlde taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözüme kavuşturulabilmesi için satım konusu makinenin ayıplı olması varsayımında aşağıdaki 4 temel sorunun incelenmesi gerekmektedir. Şöyle ki; 

1. Sigorta şirketinin alıcıya halef olması ne demektir? 
2. Alıcının tazminat davası açabileceği kişiler kimlerdir? Bu davanın hukukî sebebi nedir?
3. Taraflar arasındaki uyuşmazlığa Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanması mümkün müdür?
4. Üretici haksız fiil hükümlerine göre sorumlu mudur?

 

D. İNCELEME ve DEĞERLENDİRME

1. Sigorta şirketinin alıcıya halef olması ne demektir? 

10. Davacı sigorta şirketi, satıcı tarafından alıcıya satılan makinede paslanma hasarı oluştuğunu ve bu nedenle alıcıya sigorta poliçesi çerçevesinde 1.125.996 ABD Doları ödediğini, bu ödeme neticesinde TTK m. 1472 gereğince alıcıya halef olduğunu, bu çerçevede satıcının ve üreticinin sorumluluğuna hükmedilmesi gerektiğini iddia etmektedir. O hâlde her şeyden önce sigortacının halefiyetinden ne anlaşılması gerektiğini incelemek yerinde olacaktır. 

11. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun “VI. Halefiyet” kenar başlığını taşıyan 1472. maddesi şu şekilde kaleme alınmıştır:

“(1) Sigortacı, sigorta tazminatını ödediğinde, hukuken sigortalının yerine geçer. Sigortalının, gerçekleşen zarardan dolayı sorumlulara karşı dava hakkı varsa bu hak, tazmin ettiği bedel kadar, sigortacıya intikal eder. Sorumlulara karşı bir dava veya takip başlatılmışsa, sigortacı, mahkemenin veya diğer tarafın onayı gerekmeksizin, halefiyet kuralı uyarınca, sigortalısına yaptığı ödemeyi ispat ederek, dava veya takibi kaldığı yerden devam ettirebilir. 

 (2) Sigortalı, birinci fıkraya göre sigortacıya geçen haklarını ihlal edici şekilde davranırsa, sigortacıya karşı sorumlu olur. Sigortacı zararı kısmen tazmin etmişse, sigortalı kalan kısımdan dolayı sorumlulara karşı sahip olduğu başvurma hakkını korur.”

12. Konuyu meseleye ilişkin monografik eserinde ele alan Omağ’a göre sigortacının sigortalıya halef olmasından anlaşılması gereken ve sigortacının halefiyetinin şartları şudur(1) :

“… Sigortacının sigortalının yerine geçerek zarar sorumlusu üçüncü şahıs aleyhine sigortalının talep ve dava haklarına sahip olabilmesi için bazı şartların bir araya gelmesi gerekmektedir: hukuken geçerli bir sigorta sözleşmesinin varlığı, riziko gerçekleşince bu sözleşmeden doğan bir borç olarak sigorta tazminatının sigortalıya ödenmesi, sigortalının zarar sorumlusu üçüncü şahsa karşı herhangi bir hukukî sebepten (haksız fiil, akid, kanun) ötürü bir talep ve dava hakkına sahip olması gibi. Bu saydığımız şartların bir araya gelmesi halinde, sigortacının halefiyetinin gerçekleşmesi, “kanundaki özel düzenlemenin” bir sonucu olarak kendiliğinden oluşur. …” 

13. Doktrinde Omağ’ın da isabetle belirttiği üzere, sigortacının tazminat borçlusu aleyhine rücu davası açabilmesi için birinci şart, sigortacının sigortalıya halef olmasıdır. Sigortacının sigortalıya halef olabilmesi için de en önemli şart sigorta tazminatının ödenmesidir. Sigortacının tazminat borçlusu aleyhine rücu davası açabilmesi için gerçekleşmesi gereken ikinci şart ise sigortalının zarar sorumlusu üçüncü kişiye karşı bir dava hakkının bulunmasıdır. Bu dava hakkı, ödenen sigorta tazminatı oranında sigortacıya geçer. 

14. Somut uyuşmazlıkta birinci şartın gerçekleştiği açıktır. Yani, sigortacı sigorta tazminatını sigortalıya ödemiştir. O hâlde, bu noktada sigortalının tazminat sorumlusuna karşı bir dava hakkının bulunup bulunmadığının ve eğer böyle bir dava hakkı varsa bu davanın hukukî sebebinin ne olabileceğinin tespiti gerekir. Esasen sigortalı, tazminat sorumlusu üçüncü kişiye karşı ne gibi bir dava hakkına sahipse sigortacı da aynı dava hakkına sahiptir. Bir diğer söyleyişle sigortalının dava hakkının hukukî sebebi ile sigortacının rücu davasının hukukî sebebi aynıdır. Nitekim doktrinde Omağ’ın da isabetle belirttiği üzere(2) :

“… Sigortacının ikame edeceği rücu davasının dayanacağı hukuki sebep sigortalının tazminat borçlusuna karşı açabileceği davanın dayanacağı hukuki sebebin aynıdır. …”

15. O hâlde, bu noktada sigortalının tazminat sorumlusu üçüncü kişiye karşı talep ve dava hakkının kapsamının ve hukukî sebebinin belirlenmesi gerekir. Bu çerçevede sigortalının tazminat talep edebileceği tazminat sorumlularının belirlenmesi kaçınılmazdır. Hemen aşağıda bu sorunlar ele alınacaktır.

 

2. Alıcının tazminat davası açabileceği kişiler kimlerdir? Bu davanın hukukî sebebi nedir?

16. Alıcının, satın aldığı ürünün ayıplı olması ve bu nedenle zarara uğraması hâlinde, onun bu zararından kimlerin sorumlu olduğunu ve bu sorumluluğun hukukî sebebini şu şekilde ele almak gerekir. 

17. Somut olayda iki sözleşme bulunmaktadır. Bunlardan birincisi üretici ile satıcı arasında, ikincisi ise satıcı ile alıcı arasındadır. 

18. Alıcının, satıcıdan satın aldığı makinenin ayıplı olması ve alıcının bu nedenle zarara uğraması hâlinde alıcının zararından satıcının sorumlu olacağı açıktır(3) . Alıcının bu sözleşmenin gereği gibi ifa edilmemesinden doğan tazminat talebini bu sözleşmenin dışında kalan üçüncü kişi konumundaki üreticiye yöneltmesi mümkün değildir.

19. Gerçekten de Borçlar Hukukumuza egemen olan en önemli ilkelerden birisi “borç ilişkisinin nispiliği” ilkesidir. Doktrinde oybirliği(4)  ile benimsenen bu ilkeye göre: Borç ilişkisi sadece alacaklı ile borçlu arasında bir bağdır ve üçüncü kişileri etkilemez. 

20. Borç ilişkisinin nispiliği ilkesinin konumuz açısından iki önemli sonucu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi şudur: Bir sözleşmenin tarafları dışında kalan üçüncü kişiler o sözleşmeyle kurulan borç ilişkisi ile bağlı değildirler. Bir diğer söyleyişle, borç ilişkisinin (sözleşme ilişkisinin) doğurduğu haklar yalnızca borç ilişkisinin (sözleşmenin) tarafları arasında hüküm ifade eder. Dolayısıyla alacaklının, bir sözleşmedeki (borç ilişkisindeki) bir hakka dayanarak sözleşmenin dışında kalan üçüncü kişilerden borcun ifasını istemesi mümkün değildir. Bu ilkenin konumuz açısından ikinci sonucu ise şudur: Borç ilişkisi ancak borçlu tarafından ihlal edilebilir. Dolayısıyla alacaklının kural olarak borç ilişkisinin dışında kalan üçüncü kişilerden borcun ihlalinden bahisle tazminat talep etmesi mümkün değildir. 

21. Nitekim doktrinde Oğuzman / Öz de bu hususta aynen şu açıklamalara yer vermişlerdir(5) :

“… Bir üçüncü kişi, borç ilişkisi ile bağlı olmadığı için borcun ifa edilmemesi veya kötü ifa edilmesi yüzünden alacaklıya karşı sorumlu olmaz …”. 

22. Yukarıdaki açıklamalar neticesinde, somut uyuşmazlıkta alıcı, satıcı ile arasındaki borç ilişkisinden kaynaklanan haklarını yalnızca satıcıya karşı ileri sürebilir. Dolayısıyla alıcının, makinenin ayıplı olması ihtimalinde, sözleşmenin dışında kalan üreticiye karşı ileri sürebileceği sözleşmeden doğan bir hakkı bulunmamaktadır. 

23. Bu durum karşısında sigortacı da ancak ve ancak satıcıya karşı dava yoluna gidebilecek, satıcı haricinde satım sözleşmesine taraf olmayan üçüncü kişilere (bu arada üreticiye) karşı da satıcı ile arasındaki sözleşmeye dayalı olarak bir rücu davası açamayacaktır. Dolayısıyla, somut uyuşmazlıkta üreticinin davalı sıfatı (pasif husumet ehliyeti) bulunmamaktadır.

 

3. Taraflar arasındaki uyuşmazlığa Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanması mümkün müdür?

24. Davacı sigorta şirketi vekili, somut uyuşmazlıkta Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un konuya ilişkin hükümlerinin uygulama alanı bulacağını ifade etmiştir. Bu nedenle taraflar arasındaki uyuşmazlığa 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağının da değerlendirilmesi gerekir.

25. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un “Kapsam” kenar başlığını taşıyan 2. ve “Tanımlar” kenar başlığını taşıyan 3. maddelerine göre:

“Bu Kanun, her türlü tüketici işlemi ile tüketiciye yönelik uygulamaları kapsar.”

“Tüketici: Ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişiyi, … ifade eder. …”

26. Dolayısıyla, bir uyuşmazlıkta TKHK hükümlerinin uygulama alanı bulabilmesi için taraflardan birinin (somut olayda alıcının) ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişi olması gerekir.

27. İncelemekte olduğumuz uyuşmazlıkta 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümlerinin uygulama alanı bulması söz konusu değildir. Zira somut olayda alıcı bir anonim şirkettir. Yani tacir olan bir tüzel kişidir. Tacir olan tüzel kişilerin tüketici olarak kabul edilebilmeleri mümkün değildir. Zira, tüzel kişi tacirlerin ticari nitelik taşımayan (adi) iş alanı mevcut değildir(6)

28. Nitekim doktrinde Yılmaz Aslan’a göre de(7) :

“… Tüketici, ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişi olarak tanımlanmıştır (TKHK m. 3). TTK 3. maddeye göre “Bu kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir.” Ticari işlere ticari kurallar uygulanır. Tacir olan tüzel kişilerin bir mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla satın alarak nihai olarak kullanmaları veya tüketmeleri söz konusu değildir. O halde tacir niteliğindeki tüzel kişilerin tüketici olarak kabul edilmemeleri gerekir. …”

29. Doktrinde Aydoğdu da aynı kanıdadır. Yazar, Yargıtay’ın da görüşünün bu yönde olduğuna işaret ederek bu konuda aynen şu açıklamalarda bulunmuştur(8) :

“… Ayrıca belirtmek gerekir ki hukukumuzda tüketicinin gerçek kişi (insan) veya tüzel kişi (dernek, kooperatif, vakıf, vb.) olması olanaklıdır. Ancak Türk Ticaret Kanunu uyarınca (m. 19 / I) şirketlerin ticari amacı dışında bir amacı olamadığından ticaret şirketlerinin tüketici olması olanaklı değildir. Yargıtay yorumu da bu yoldadır. Gerçekten de 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu 19. madde hükmünden de anlaşılacağı üzere, sadece gerçek kişi tacirlerin işlemleri, istisnaen özel (ticari olmayan) amaçta olabilir. Yani gerçek kişi tacirlerin de istisnaen ticari olmayan tüketici amaçlı işlemleri olabilir. Ancak şirket adına yapılan işlerde kesinlikle özel amaç olamaz ve yapılan işlemler, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamı dışında kalır. …”

30. Kaldı ki, bir an için 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümlerinin uyuşmazlık konusu olayda uygulanmasının mümkün olduğunun kabulü hâlinde de alıcının üreticiye karşı ileri sürebileceği bir tazminat talebi söz konusu olamaz. Zira 6502 sayılı TKHK’nın 11. maddesinin 1. ve 2. fıkraları aynen şu şekildedir:

 “Malın ayıplı olduğunun anlaşılması durumunda tüketici;

a) Satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme,

b) Satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim isteme,

c) Aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme,

ç) İmkân varsa, satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme,

seçimlik haklarından birini kullanabilir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür.

Ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesi hakları üretici veya ithalatçıya karşı da kullanılabilir. Bu fıkradaki hakların yerine getirilmesi konusunda satıcı, üretici ve ithalatçı müteselsilen sorumludur. Üretici veya ithalatçı, malın kendisi tarafından piyasaya sürülmesinden sonra ayıbın doğduğunu ispat ettiği takdirde sorumlu tutulmaz.”

31. Görüldüğü üzere, malın ayıplı olduğunun anlaşılması durumunda, tüketici sıfatını haiz bir alıcı, üreticiye karşı sadece ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesi haklarını ileri sürebilecektir. Bir diğer söyleyişle, tüketicinin üreticiye karşı bir tazminat talebinde bulunması mümkün değildir. O hâlde, sigortacının da alıcının dahi sahip olamadığı bir hakka ona halef olduğundan bahisle sahip olması mümkün değildir. Tekrar hatırlatmak gerekir ki alıcı somut olayda tüketici sıfatına sahip değildir.


4. Üretici haksız fiil hükümlerine göre sorumlu mudur?

32. Alıcının, satıcı ile aralarındaki satım sözleşmesinden (borç ilişkisinden) kaynaklanan haklarını yalnızca satıcıya karşı ileri sürebileceğini, dolayısıyla alıcının, makinenin ayıplı olması ihtimalinde sözleşmenin dışında kalan üreticiye karşı sözleşmeye dayanarak herhangi bir tazminat talebinde bulunamayacağını, dolayısıyla sigortacının da böyle bir hakka sahip olamayacağını yukarıda belirtmiş bulunuyoruz. 

33. Bununla birlikte, davacı vekili cevaba cevap dilekçesinde, üreticinin sorumluluğunun TBK m. 49, m. 227 ve m. 229 hükümleri çerçevesinde haksız fiil temeline dayalı bir kusursuz sorumsuzluk olduğunu ileri sürmüştür. Bu kapsamda, alıcının temin ettiği makinenin ayıplı olması ihtimalinde, uyuşmazlık konusu olayda üreticinin haksız fiil hükümlerine göre sorumlu olup olmadığının ve üreticinin haksız fiil çerçevesinde sorumluluğu söz konusu olacaksa, haksız fiil hükümlerinin şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin incelenmesi gerekmektedir.

34. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin T: 27.01.1989, E: 1986 / 216, K: 1989 / 328 sayılı kararına göre(9) :

“… (fanın) fabrikada monte edilmesinden sonra patlamasından dolayı oluşan zararlardan davalıya karşı imalatçı firma sıfatıyla ve imalatçının sorumluluğu ilkelerine göre başvurma hakkı bulunmaktadır. İmalatçının sorumluluğunda haksız fiil kuralları, yani BK.nun 41  ve müteakip maddeleri uygulanması gerekeceğinden …”

35. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin kararında da belirtildiği üzere, üreticinin sorumluluğu kusura dayalı bir haksız fiil sorumluluğudur. Dolayısıyla, davacının üreticinin sorumluluğunun bir tür kusursuz sorumluluk hâli olduğu yönündeki iddiası doğru değildir.

36. Kusura dayalı haksız fiil sorumluluğu 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenmiştir. Anılan hüküm aynen şu şekilde kaleme alınmıştır:

“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.”

37. Meseleyi konuya ilişkin monografik eserinde ele alan Akçura Karaman’a göre de(11) :

“… Üreticinin ayıplı ürününün sebep olduğu zararlar nedeniyle BK m. 41  vd. uyarınca sorumluluğu, onun kusurlu bir şekilde piyasaya ayıplı ürün sürmüş olmasına dayanmaktadır. Bu sorumluluğun kişiye yüklenebilmesi için söz konusu kişinin, ürünün ayıplı olmasından ihmaliyle sorumlu olması (kusur unsuru) ve başkalarının şahsını ve malını tehlikeye düşürecek şekilde bu ürünü piyasaya sürmüş olması (hukuka aykırılık unsuru) aranmaktadır. …”

38. Akçura Karaman, üreticinin haksız fiil sorumluluğunda zararın kapsamıyla ilgili olarak da aynen şu açıklamalarda bulunmuştur(13) :

“… üreticinin ayıplı ürününün sebep olduğu zararlar nedeniyle doğacak olan haksız fiil sorumluluğunun kapsamına, öncelikle, üründeki ayıp sebebiyle üçüncü kişilerin mutlak haklarının ihlal edilmesi sonucu ortaya çıkan maddi zararların gireceğini söyleyebiliriz. Ayıplı ürün vakıalarında genellikle, kişinin ölmesi, yaralanması veya sahip olduğu diğer eşyaların hasara uğraması gibi “kişiye yönelik zararlar” ve “mala yönelik zararlar” ile karşılaşılmaktadır. Mesela, zehirleyen bira veya kolay tutuşan elbise, kişinin yaralanmasına sebep olarak “kişiye yönelik zarar”; patlayarak kişinin eşyalarının hasara uğramasına veya zayi olmasına sebep olan su ısıtıcısı ise, “mala yönelik zarar”a sebep olur. 

 

 haksız fiil sorumluluğu ile söz konusu ayıplı malın çevresindeki eşyalara ve mallara verdiği zararların tazmin edilmesinin hedeflendiği kabul edilmektedir. …”

39. Bu tespitler ışığında, uyuşmazlık konusu olayda üreticinin haksız fiil hükümlerine göre de sorumluluğuna gidilemeyeceği ortadadır. Zira, üreticinin haksız fiil sorumluluğuna gidilebilmesi için öncelikle; hukuka aykırı fiil, kusur, zarar ve uygun illiyet bağı olarak ifade edilen dört unsurun gerçekleşmesi gerekmektedir. Somut olayda, üreticinin kusurlu ve hukuka aykırı eyleminin varlığı ispat edilememiştir. Oysaki üreticinin haksız fiil sorumluluğu çerçevesinde sorumlu kılınabilmesi için üreticinin ürettiği ürünün ayıplı olmasından kastı veya ihmaliyle sorumlu olması (kusur unsuru) ve bu ürünü başkalarının şahsını ve malını tehlikeye düşürecek şekilde piyasaya sürmüş olması (hukuka aykırılık unsuru) şarttır.

40. Gerçekten de doktrinde Akçura Karaman’ın da isabetle belirttiği üzere, üreticinin ayıplı ürününün sebep olduğu zararlardan haksız fiil hükümlerine göre sorumlu olabilmesi için üründeki ayıp sebebiyle üçüncü kişilerin mutlak haklarının ihlal edilmesi gerekir. Bir diğer söyleyişle, üreticinin sorumluluğuna gidilebilmesi için kişinin ya ayni haklarının ya da kişilik haklarının ihlal edilmesi gerekir. Örneğin, somut olayda üreticiye haksız fiil hükümlerinin uygulanması için, alıcının kendisine teslim edilen ayıplı ürün nedeniyle ölmesi, yaralanması veya sahip olduğu diğer eşyaların hasara uğraması gerekir. 

41. Doktrinde konuya ilişkin verilen örnekler de hep bu yöndedir(14)

“… Mesela, zehirleyen bira veya kolay tutuşan elbise, kişinin yaralanmasına sebep olarak “kişiye yönelik zarar”; patlayarak kişinin eşyalarının hasara uğramasına veya zayi olmasına sebep olan su ısıtıcısı ise, “mala yönelik zarar”a sebep olur.

Misafir gittiği evde arızalı elektrikli eşyadan dolayı çarpılan, önünden geçtiği dükkanda patlayan arızalı tüp yüzünden yaralanan, komşusundaki arızalı elektrik tesisatının çıkardığı yangında evi yanan, arkadaşından satın aldığı kullanılmış otomobilin yapım arızası sebebiyle trafik kazası geçiren …”

42. Uyuşmazlık konusu olaydaki makinenin patlaması, yangına sebebiyet vermesi gibi bir durum söz konusu değildir. Bu nedenle üreticinin haksız fiil hükümlerine göre de sorumluluğundan söz edilemeyecektir.

43. Ayrıca belirtmek gerekir ki, somut uyuşmazlıkta malın ayıplı olması nedeniyle alıcının ayni hakları ya da şahıs varlığı değerleri (kişilik hakları) ihlal edilmiş değildir. Alıcı somut olayda sadece ve sadece ekonomik bir zarara uğramıştır. Doktrindeki ifadesiyle alıcının uğradığı zarar “salt ekonomik zarar”dır. 

44. Doktrinde Akçura Karaman’ın belirttiği üzere, saf ekonomik menfaatler, üreticinin haksız fiil sorumluluğu kapsamına girmemektedir. Nitekim Akçura Karaman aynen şu açıklamalarda bulunmuştur(15) :

“… Üreticinin haksız fiil sorumluluğunun kapsamına, ayıplı ürün nedeniyle meydana gelen zarar görenin şahsına ve mallarına yönelik zararların girdiğini belirledikten sonra bu kapsama zarar görenin “saf ekonomik zararları”nın girip girmeyeceği meselesini ele alalım. … ayıp nedeniyle çalışmayan veya kötü çalışan bir ürünü almak için tüketicinin ödediği para da, satıcının iflas etmesi veya kanundaki ayıbı ihbar sürelerinin geçirilmesi gibi sebeplerle alıcının satıcının ayıba karşı tekeffül hükümlerine başvuramadığı durumlarda, bu tür zararlardandır. Türk hukukunda henüz, ayıplı ürün dolayısıyla ihlal edilen “saf ekonomik menfaatleri” koruma altına alan bir hukuk normu (davranış kuralı) bulunmamaktadır. Dolayısıyla da, bu menfaatlerin ihlal edilmesiyle ortaya çıkan zarar kalemleri de, mevcut normatif düzen karşısında, üreticinin haksız fiil sorumluluğu kapsamına girmemektedir. …”

45. Meseleyi konuya ilişkin monografik eserinde ele alan Sanlı da aynen şu açıklamalarda bulunmuştur(16) :

“… Türk hukukundaki genel ilke, salt ekonomik zararın tazmin edilmemesidir. Pozitif hukuk açısından bunun nedeni, hukuka aykırılık şartının gerçekleşmemesidir. Hukuka aykırılık genellikle mutlak hakların ihlal edilmesi nedeniyle ortaya çıktığı için, “cismani” ve “eşya” zararları açısından bu şart kendiliğinden gerçekleşir. Yani kişi bir diğerinin vücut bütünlüğünü ihlal eder veya onun malına zarar verirse, bu sonuç nedeniyle davranışı da hukuka aykırı kabul edilir. Oysa bizatihi ekonomik menfaati (malvarlığını) … koruyan hukuk kuralı mevcut değildir. Bu nedenle salt ekonomik zarara yol açan davranış, kural olarak hukuka aykırı değildir. Haksız fiilin diğer şartları gerçekleşse bile tazminat borcu doğmaz. 

 

 Örnek … İnşaat şirketi kusurlu bir davranış sonrasında kasabaya elektrik ileten bir kabloya zarar vermiş ve kablonun kesilmesi sonucunda kasaba bir gün süre ile elektriksiz kalmıştır. 

 İnşaat şirketinin kabloyu kusurlu bir şekilde kesmesi, elektriği sağlayan ve dağıtan şirketin malvarlığındaki bir eşyanın zarar görmesine neden olmuştur. Dolayısıyla elektrik dağıtıcısı şirket bu zararını ve bununla ilintili diğer (dolaylı) ekonomik zararlarının (yoksun kalınan kâr) tazminini talep edebilir. Buna karşılık, elektrikten mahrum olan ve bu nedenle ekonomik zarar gören kasaba halkının, örneğin esnafın ya da tacirlerin gördükleri zarar için ne inşaat şirketine, ne de elektrik sağlayıcısı şirkete dava açma imkânı yoktur (yansıma zarar)

 

 bir kere nispi haklar ancak belirli kişiler tarafından ihlal edilebilir. … Aynı şekilde hak sahibi ancak belirli kişilere karşı himaye edilmekte, üçüncü kişilerin davranışları bu menfaatleri olumsuz etkilese bile hukuk düzeni (en azından bu hak bağlamında) koruma sağlamamaktadır. Dolayısıyla nispi hakkın varlığı, hukuka aykırılığın gerçekleşmemesinin diğer bir nedenidir. …”

46. Doktrinde Sanlı’nın da isabetle belirttiği üzere, haksız fiil hükümleri salt ekonomik zararlara uygulanamaz. Zira salt ekonomik zararlar haksız fiil hükümlerinin kapsamı dışında kalmaktadır. Türk hukukundaki ilke salt ekonomik zararların tazmin edilmemesi yönündedir. Dolayısıyla haksız fiilin diğer şartları gerçekleşmiş olsa bile hukuka aykırılık unsurunun gerçekleşmemesi sebebiyle salt ekonomik zararın tazmininin talep edilmesi mümkün değildir.

47. Bu açıklamalar ışığında tekrar belirtmek gerekir ki, sigorta şirketi, alıcının somut olayda sadece ve sadece ekonomik bir zarara uğradığını iddia etmektedir. Doktrindeki ifadesiyle alıcının uğradığını iddia ettiği zarar “salt ekonomik zarar”dır. Salt ekonomik zararlar üreticinin haksız fiil sorumluluğu kapsamına girmemektedir. Bu nedenle somut olayda alıcı, üreticiye karşı haksız fiil hükümlerine göre de tazminat talebinde bulunamayacaktır. Alıcı böyle bir hakka sahip olamadığı için, davacı sigorta şirketinin de var olmayan böyle bir hakka halefiyet iddiasıyla sahip olması mümkün değildir. O hâlde, alıcıya halef olan sigorta şirketinin satıcının yanı sıra üreticinin de davalı sıfatına sahip olduğunu iddia etmesi kabul edilemez. Bir diğer söyleyişle, somut uyuşmazlıkta üreticinin davalı sıfatı (pasif husumet ehliyeti) bulunmamaktadır.


E. SONUÇ

Yukarıda yapılan açıklamalar ve bilimsel değerlendirmeler çerçevesinde varılan sonuçlar şunlardır:

1. Sigorta şirketinin alıcıya halef olmasının şartları gerçekleşmiş olsa bile, sigortacının, alıcı ile satıcı arasında akdedilen ve üreticinin tarafı olmadığı sözleşmeye dayalı olarak üreticiye karşı rücu davası açması mümkün değildir. Zira borçlar hukukumuza egemen olan ilkelerden borç ilişkisinin nispiliği ilkesi çerçevesinde satım sözleşmesi sadece alıcı ile satıcı arasında bir borç ilişkisi oluşturur. Bu nedenle, somut uyuşmazlıkta üreticinin davalı sıfatı (pasif husumet ehliyeti) bulunmamaktadır.

2. Alıcının tüzel kişi tacir olması nedeniyle uyuşmazlığa 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un uygulanması mümkün değildir. Dolayısıyla, üreticinin Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun çerçevesinde sorumluluğu söz konusu olamaz. Alıcı böyle bir hakka sahip olmadığına göre sigorta şirketinin de halefiyet iddiasıyla böyle bir hakka sahip olması mümkün değildir.

3. Üreticinin, imal ettiği ürünle ilgili sorumluluğuna sadece haksız fiil hükümlerine göre başvurulabilirse de (TBK m. 49 vd.) somut olayda haksız fiil hükümlerinin şartları gerçekleşmemiştir. Zira, üreticinin kusurlu ve hukuka aykırı eyleminin varlığı ispat edilememiştir.

4. Haksız fiilin şartlarının gerçekleşmiş olması ihtimalinde dahi, alıcının uğradığını iddia ettiği zarar “salt ekonomik zarar”dır. Salt ekonomik zararlar üreticinin haksız fiil sorumluluğu kapsamına girmemektedir. Bu nedenle somut olayda alıcı, üreticiye karşı haksız fiil hükümlerine göre de tazminat talebinde bulunamayacaktır. 

5. Alıcı böyle bir hakka sahip olamadığı için, davacı sigorta şirketinin de böyle bir hakka halefiyet iddiasıyla sahip olması mümkün değildir. O hâlde, alıcıya halef olan sigorta şirketinin satıcının yanı sıra üreticinin de davalı sıfatına sahip olduğunu iddia etmesi kabul edilemez. 

6. Kısacası, somut uyuşmazlıkta hiçbir ihtimalde üreticinin davalı sıfatı (pasif husumet ehliyeti) bulunmamaktadır.

Saygılarımla.


İSTANBUL 4. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİNİN   KARARI
(T: 26.11.2020, E: 2019 / 636, K: 2020 / 602)

 

“… Dava, ayıplı imalata dayalı TTK md. 1472 uyarınca rücuen tazminat istemine ilişkindir. Dava dışı S. Denizcilik A.Ş’nin … Tekne İnşaat poliçesi davacı Y. Sigorta Şirketi nezdinde sigortalanmıştır. Sigortalı şirketçe 10.09.2016 tarihinde hasar ihbarında bulunulmuştur. … gemisinin baş ana makinasında paslanma hasarı bulunduğu belirtilmiş ve hasarın tazmini talep edilmiştir. Davacı tarafından makinanın hatalı imal edildiği ve ayıplı olduğu tespiti ile belirlenen 1.125.996 USD sigortalıya ödenmiştir. TTK md.1472 uyarınca halefiyete dayalı olarak eldeki dava alınmıştır. Hasar gören makinenin ayıplı olup olmadığı, üretim hatası bulunup bulunmadığı hususunda konusunda uzman bilirkişi heyetinden uzmanlık raporu alınmıştır. Alınan bilirkişi raporu, dosya kapsamına uygun somut bilgi ve belgeye dayalı, tarafların ve hakimin denetimine açık ve değerlendirmenin gerekçelerinin bilimsel verilere uygun olduğu kanaati ile mahkememizce değerlendirmeye esas alınmıştır. Bilirkişi raporunda; Yalova Sulh Hukuk Mahkemesi 2016/41 D. İş Dosyası, 02.12.2016 Tarihli Bilirkişi Raporu, 21.06.2017 Tarihli Bilirkişi Ek Raporu ve 12.12.2016 Tarihli … Sigorta Ekspertiz Raporundaki tespitler tartışılarak varsa eksik yanları, hatalı tespitleri gerekçeli bir şekilde değerlendirilerek ortaya konulmuştur. Davacı Sigorta şirketinin eksperinin, makineye Danimarka’da yapılan basınç testinin sıcak su ile yapılmadığı yönünde itirazlarda bulunmuştur. Bu hususta bilirkişi raporunun 10-11 sayfalarında ayrıntılı açıklamada bulunulmuştur. Sigorta ekspertiz raporunun 15. sayfasında sıcak su test talebinin tersane tarafından geri çekildiği belirtilmiştir. Sıcak su test talebinin geri çekilmesi, kusurun belirlenmesi amaçlı soğuk su ile yapılmış olan basınç testlerinin prosedüre uygun olarak tamamlanması, makinanın karterine karışan suya neden olabilecek bir kusura rastlanmamış olması nedeniyle makinenin ayıplı olmadığı, yapılan testin yeterli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Mahkememizce yapılan bilirkişi incelemesinden önce alınan rapor Danimarka’da yapılan basınç testinden önce alınmıştır. Dolayısıyla anılan testin sonuçları 2016 ve 2017 tarihli raporlarda değerlendirilmemiştir. Bu nedenle mahkememizce alınan bilirkişi raporunda yapılan; 1- Davacı şirketin sigortalısı S. Tersanesi ile Davalı G. Denizcilik Hizmetleri Ltd. Şti. arasında yapılan 19.12.2014 tarihli makine satış sözleşmesine uygun olarak makinenin tesliminin yapılmasından önce 02.03.2016 tarihinde makinenin klas kuruluşu … tarafından birtakım test sürecine tabi tutulduğu, yapılan testlerde bir anormalliğe rastlanmadığı, 2- Bahse konu makinenin daha sonra 22.04.2016 tarihinde gümrük işlemleri tamamlanarak davacının selefi S. Tersanesine teslim edildiği, 3- 25.07.2016 tarihinde dava dışı S. Tersanesi tarafından davalının tersaneye davet edildiği, 01.08.2016 ilâ 04.08.2016 tarihleri arasında makine devrelerinde yapılan kontrollerde, yağlama yağı sirkülasyonunun sağlandığı, yağlama yağı içinde su ve makinada herhangi bir kaçak tespit edilmediği, 4- Böylece dava konusu makinenin davacının selefi tersaneye tüm tarafların (klas, tersane, satıcı) katılımı ile çalıştırılarak usulüne uygun bir şekilde teslim edildiği, 5- Ancak teslimden sonra, makinanın çalıştırılmadığı sırada, gemi tersanede bekleme döneminde iken, karter yağına deniz suyunun karışmış olması nedeniyle makinenin hasarlandığı, nitekim 12.12.2016 tarihli sigorta Ekspertiz Raporu’nun 5. sayfasında da makinenin yağlama yağına muhtemelen son çalıştırma sürecinden sonra kötüniyetli kişiler tarafından makineye tuzlu su konulmuş olabileceği şeklindeki kanaat ile bu durumun doğrulandığı … tespitler mahkememizce de benimsenmiştir. Bu kapsamda; … gemisinin baş ana makinasında meydana gelen paslanmanın üretim hatasından kaynaklanmadığı, hasarın meydana gelmesinde davalılara atfedilecek herhangi bir kusurun bulunmadığı ve buna bağlı olarak davacı sigortacının halefiyet hakkının doğmadığı kabul edilmekle davanın reddine karar verilmiştir. HÜKÜM; Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1-) Davanın REDDİNE …”

 


 

(*) Bu hukukî mütalaa 11.10.2018 tarihinde kaleme alınmıştır.

(1) Melih Kemal Omağ; Türk Hukukunda Sigortacının Kanunî Halefiyeti (TTK. m. 1301), İstanbul, 2011, s: 70.

(2) Omağ, age, s: 188-189.

(3) Bu duruma paralel olarak satıcının da aralarındaki sözleşme hükümlerine göre üreticinin sorumluluğuna gidebileceği de açıktır.

(4) Selahattin Sulhi Tekinay / Sermet Akman / Haluk Burcuoğlu / Atilla Altop; Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, Yeniden Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 7. Baskı, İstanbul, 1993, s: 14; Kemal Oğuzman / Turgut Öz; Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, C: 1, İstanbul, 2013, s: 21; Fikret Eren; Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, Ankara, 2018, s: 52.

(5) Kemal Oğuzman / Turgut Öz; Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, C: 2, İstanbul, 2013, s: 437.

(6) Hüseyin Ülgen / Mehmet Helvacı / Abuzer Kendigelen / Arslan Kaya / N. Füsun Nomer Ertan; Ticari İşletme Hukuku, İstanbul, 2015, s: 270, no: 519.

(7) İ. Yılmaz Aslan; 6502 Sayılı Kanuna Göre Tüketici Hukuku; Bursa, 2014, s: 7.

(8) Murat Aydoğdu; Tüketici Hukuku Dersleri, Ankara, 2015, s: 60.

(9) Kazancı İçtihat Bilgi Bankası.

(10) 818 sayılı eski Borçlar Kanunu’nun 41. maddesi, 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesine tekabül etmektedir.

(11) Tuba Akçura Karaman; Üreticinin Ayıplı Ürününün Sebep Olduğu Zararlar Nedeniyle Üçünü Kişilere Karşı Sorumluluğu, İstanbul, 2008, s: 291.

(12) 818 sayılı eski Borçlar Kanunu’nun 41. maddesi, 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesine tekabül etmektedir.

(13) Akçura Karaman, age, s: 230-231, 235.

(14) Akçura Karaman, age, s: 230-231, 233; Kemal Oğuzman / Turgut Öz; Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, C: 2, İstanbul, 2016, s: 237, 238.

(15) Akçura Karaman, age, s: 233.

(16) Kerem Cem Sanlı; Haksız Fiil Hukukunun Ekonomik Analizi, Hukuk ve Ekonomi Öğretisi, İstanbul, 2007, s: 335-336, 339 ve 349.

 

Tasarım ve yazılım NEVRES ürünüdür.
Av. Prof. Dr. İlhan Helvacı Hukuk Bürosu
Quasar Tower, No: 2807, Büyükdere Caddesi, No: 76, 34394, Şişli, İstanbul – Türkiye
Tel: +90 212 263 35 25 Faks: +90 212 263 35 26
X